• Ry PHOTOGRAPHIE®
  • Panorama
  • Landscape
  • Blumen
  • Personen
  • Tiere
  • Concept
  • KI Musik Ry
  • Entdecken
  • Spiel-Spaß
  • Yazı köşesi
  • Kontakt
    • Impressum

Yazı köşesi

Sie sind hier: Ry PHOTOGRAPHIE® » Yazı köşesi

İMZA

İmzanın, antlaşmayı kabul etmek veya ettirmekten ibaret olmadığı gibi; metnin altına yerleştirilen bir obje, güzel sanatların bir dalı ya da araçlara yapıştırılıp şovenizm için kullanılan bir aksesuar da değildir. İmza, sadece atmış olmak için yapılan bir işlem veya kâğıt üzerine çizilmiş bir şekilden ibaret değildir. İmza atmak sözde değil, özde olur. İmza atmak için sözünün eri olmak, beyaz kefeni giymeyi göze almak, gerektiğinde canını ortaya koyabilmektir.

İmza; altyapıyı, üstyapıyı, denizaltı tüp geçitlerini, deniz üstü tünellerini, otoyolları, hızlı tren hatlarını, köprüleri, camileri, AKM’yi, hastaneleri, millet bahçelerini, İHA’yı, SİHA’yı, topu, tüfeği, uçağı, tankı, MİLGEM’i, havaalanlarını, spor alanlarını, stadyumları, yerli ve millî arabayı, vatandaşın refahını artıran asgari ücretleri, emekli maaşlarını yükseltmekle atılır. Daha sayamadığım nice hizmetin sahibi de işte bu imzadır. RTE

WebmasteR.y

Sapkinliklara dur diyelim

Dikkat! Türkiye’de bire bir uygulayamasalar bile, bazı AB katılım süreci söylemleriyle baskı oluşturuluyor; her yolu deneyip her tuşa basıyorlar. “Yok canım, bize kimse bir şey dayatamaz” diye düşünebiliriz, fakat işte tam burada yanılabiliriz.

Bilindiği üzere Belçika’da, 9 yaşından sonra okullarda çocuklara çeşitli içerikler gösterileceği konuşuluyor. Bu durum, çocukları kendi istedikleri doğrultuda yönlendirme çabası olarak değerlendiriliyor. Burada da Türk ve Müslüman çocuklarının okula gitme zorunluluğu olduğuna göre, ister istemez ya uyum sağlamak ya da ülkeyi terk etmek gibi zor seçeneklerle karşı karşıya kalınabileceği düşünülüyor. Ancak bu, elbette kolay bir durum değil.

Her şeye rağmen, dayatmalara boyun eğmeyelim; yarın çok geç olabilir. Çocuklarımızı koruyalım, ailemizi koruyalım, neslimizi koruyalım, geleceğimizi koruyalım; kısacası dünyamızı koruyalım.

WebmasteR.y

Sapkinlik

Her şey için yılda bir gün belirlenmiş; sevgililer günü, kadınlar günü, anneler günü, babalar günü gibi. Ancak bu sapkınlık için bir ay boyunca etkinlik yapılması dikkat çekiyor. Sizce burada bir gariplik yok mu? Kimse kendi görüşünü başkalarına zorla dayatamamalı.

WebmasteR.y

Sanatçı olmak

Sanatçı olmak ya da olabilmek, öyle basit veya alelade gerçekleşecek bir şey değildir. Sanatçı, eğer toplumun her kesiminden para kazanıyorsa, içindeki öfkesini, nefretini, siyasi görüşünü ve dünya görüşünü gerektiğinde bir kenarda tutmayı bilmelidir. Madem her kesimden destek görüyor, o hâlde bu saygıyı gösterebilmelidir.

Bugünlerde bazı sanatçı geçinen kişiler, bir kesime güller dağıtırken diğer kesime açıkça tepki gösteriyor, aşağılayıcı bir dil kullanıyor. Güneşli bir günde, ne olur ne olmaz diye yanında şemsiye taşıyanlar gibi; kendince önlem alıyor. Oysa biraz ıslansa ne olur? Ama istemiyor; ihtişamı bozulur, karizması çizilir korkusu var.

Bazıları gençliğinde bu ülkenin insanlarından kazandıklarıyla yükseliyor; yaşlandıklarında ise devlete, millete, değerlere ve karşılarına çıkan her şeye sert şekilde yükleniyorlar. Çünkü yerli, millî ya da bu vatana ait olmadıkları, köklerinin başka yerlere uzandığı düşünülüyor. Bu köklerin nereye uzandığını da herkes az çok bilir.

Birileri devlet kurumlarında yetiştirilip baş tacı ediliyor; fakat ilk fırsatta devlete ve millete ağır eleştiriler yöneltiyor. Mesela biri TRT’de ünleniyor, kendisine en iyi kadın oyuncu ödülü veriliyor; sonra ödül aldığı ülkede Türkiye’yi ve Türk kadınını olumsuz şekilde yansıtıyor. Bir başkası şarkı söylüyor, ödül alıyor; tören sırasında adeta dünyayı kurtaran bir kahraman edasıyla konuşuyor. Ülkesindeki kadınların hor görülmesinden, baskılardan bahsediyor ve bunlara karşı mücadele edeceğini söylüyor. Üstelik bunları söyleyen kişinin annesinin başı kapalı. Bu durumda insan ister istemez “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” diye soruyor.

Bu kişilere sormak gerekir: Sizin giyim kuşamınıza şimdiye kadar kim karıştı? Hem istediğiniz gibi yaşıyor hem de olmayan bir sorunu varmış gibi göstererek neden provokasyon yapıyorsunuz?

Birinin en iyi kadın oyuncu seçildiği söyleniyor. Peki ne yaptı? Yatak sahnelerini çok mu gerçekçi oynadı? Öpüşme sahnelerinin ötesine geçen performanslar mı ödül getirdi? Bir başkası sahnede mini etek ve tanga ile şarkı söylüyor; yıldızı parlayınca hemen Türk kadını savunuculuğuna soyunuyor. Annesi de başı kapalı bir hanım. Eğer Türk kadınının haklarını savunma işi bu kişilere kaldıysa, durum düşündürücüdür.

Türk kadını dediğimiz, Kara Fatmalar, Ayşe Bacılar, Nene Hatunlardır. Bunlardan bahsedilmez ama nerede ne olduğu belli olmayan bazı gruplar, Türk kadınının zaferi diye ödüllerin üzerinde tepiniyor. “En iyi kadın oyuncu seçilen bilmem kim, en iyi müzik ödülünü alan bilmem kim…” Bu liste uzayıp gidiyor. Bir zamanlar Sibel Kekilli de birkaç ödül almıştı; yaptığı iş ortadaydı.

Diyelim ki ödülü hak ettiler. Hiç kimsenin karşılıksız kimseye ödül vermeyeceğini bilmiyor musunuz? Peki karşılığı nedir? İşte kritik nokta burada. Sana ödül vererek seni yönlendirmiş oluyorlar. Eskiden gazino, pavyon, gece kulübü kültürü vardı; işler mafya düzeniyle yürürdü. Güçlü olan kazanırdı. Bir şarkıcı parlayınca gazino patronları devreye girer, parayı basıp onu kendi mekânına alırdı. Bugün bunun karşılığı tamamen “satın alma”dır. Ne ile? Verilen ödülle.

Sanatçı olmak için önce kendine, sonra insanına saygı duymalısın. Ülkenin değerlerine sahip çıkmalı, özellikle yabancı ülkelerde ülkeni ve insanını karalayacak tavırlardan uzak durmalısın. Kısacası, güneşli havada şemsiye taşımak yerine yağmurlu güne hazırlıklı çıkmak daha doğrudur. Biraz ıslanmanızda sorun yok; çünkü bu ülkenin insanının parasını cebinize koyuyorsunuz.

Ben bu ülkenin vatandaşı olarak, bu tarz davranışları sergileyen kişilere hakkımı helal etmiyorum. Ne vatanıma ne de insanıma yönelik aşağılayıcı sözler kabul edilebilir. Bu tutumda olanlar bizden değildir ve öyle görülmesini de istemem.

Sözüm yalnızca bu davranışları sergileyen kişilere. Gerçek sanatçılarımız ise başımızın tacıdır, iyi ki varlar. Bu da böyle biline.

WebmasteR.y

Miçotakis

Benim Miçotakis hakkında edindiğim izlenim, kendisinin bir devlet adamından ziyade daha çok belirli marjinal grupların sözcüsü gibi davrandığı yönünde. Bu kişinin söylemlerine güvenilemeyeceğini unutmamamız gerekir. Kıbrıs konusunda “bölünmüş Avrupa ülkesi” ifadesi kullanılırken, bazı Avrupa ülkelerinin kendi dışındaki ülkeleri bölmeye yönelik politikalar izlediği düşünülüyor. Hatta fırsat bulsalar Türkiye’yi de uzun zamandır “böl ve yönet” anlayışıyla hedef aldıkları iddia ediliyor. (Ancak bu girişimlerin sonuçsuz kalacağı açıktır; tarih bunun örnekleriyle doludur.)

Avrupa Birliği’nin niyetini bildiğimiz gibi, Yunanistan’ın tutumunu da biliyoruz. Yunanistan’ı ciddiye almıyoruz; fakat AB ve ABD’nin çıkarlarına uyum sağlama çabası, Türkiye’nin “bir gece ansızın gelebiliriz” söyleminin temel nedenlerinden biri olarak görülüyor. Yunanistan gerçek anlamda güçlü bir devlet yapısı oluşturabilseydi, kendisine uzatılan eli çoktan tutar ve daha istikrarlı bir konuma gelirdi. Ancak mevcut gidişatın ülkeyi daha da zor bir duruma sürüklediği düşünülüyor.

Yunan kamuoyuna mesajımız şudur: Biz, bedel ödeyerek aldığımız toprakları masa başında bırakmayız. Miçotakis’in de bu gerçeği dikkate alması gerekir.

WebmsteR.y

ABD ve AB`nin İkİyüzlülüğü

AABD denince akla tek bir ülke değil, birleşik devletlerden oluşan bir yapı gelir. Yani tek başına çok şey ifade etmese de, birleşik devletler olarak etkisi büyüktür. Kendi içinde çeşitli hoşnutsuzluklar bulunsa da, birçok eyalet ABD şemsiyesi altında kendini daha güvende hisseder ve çoğu zaman federal yönetimin dayatmalarına uyum sağlar. ABD, her alanda ve her coğrafyada kendi hegemonyasını güçlü şekilde sürdürmek ister. Demokrasi anlayışı da oldukça farklıdır; kendi çıkarlarına hizmet eden her şey “demokratik”, çıkarlarıyla çelişen her şey ise “demokratik değil” olarak nitelendirilebilir. Bunun örneklerini Türkiye’ye yönelik uygulamalarda somut şekilde görebiliriz.

Türkiye, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olmasına rağmen CATSA yaptırımlarına maruz kalmıştır. Sebebi nedir? Türkiye, karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunlarında NATO’nun 5. maddesini devreye sokmak yerine çoğu zaman yalnız bırakılmıştır. Birçok ülke için geçerli olan kurallar Türkiye için geçerli olmamış; Türkiye’den sadece ödemeler, gerektiğinde askerî katkı ve krizlerde sorumluluk beklenmiştir. Bir müttefike CATSA yaptırımı uygulanması nasıl açıklanabilir? CATSA, ABD çıkarlarına ters davranan “düşman” ülkelere uygulanır. Peki Türkiye dost mu, müttefik mi, yoksa gerçekten düşman mı görülmektedir?

Türkiye kendi güvenliği için Patriot sistemlerini talep etti, ancak verilmedi. Bunun üzerine rota Rusya’ya çevrildi ve S-400 alındı. Bu durum bahane edilerek Türkiye, ortağı olduğu F-35 programından çıkarıldı ve CATSA yaptırımlarına maruz kalan tek NATO ülkesi oldu. Aynı durum Yunanistan için geçerli mi? Hayır. Hindistan için geçerli mi? Hayır. Peki neden Türkiye? İşte kritik nokta burada. Bazı çevreler Türkiye’nin güçlü bir aktör olmasını değil, kontrol edilebilir bir konumda kalmasını tercih ediyor. İHA, SİHA, KAAN, Kızılelma, TCG Anadolu gibi projelerin gelişmesi bu nedenle rahatsızlık yaratıyor. Geçmişteki siyasi ve tarihsel hesapların da etkisi olduğu biliniyor.

Peki Türkiye’ye karşı bu kadar baskı uygulayan ABD, nasıl oluyor da İsveç’in NATO üyeliği konusunda tüm müttefik değerlerini bir kenara bırakıp her durumu Türkiye’ye baskı aracı olarak kullanabiliyor? Büyük devlet olmanın getirdiği güç böyle bir şey. Bir dönem “Boğazın hasta adamı” olarak tanımlanan Türkiye, bugün çok daha güçlü bir konuma gelmiş durumda. Artık istenilen Türkiye yok ve olmayacak; bu da bazı çevreleri rahatsız ediyor. Onların birçok gerekçesi olabilir, ancak Türkiye’nin attığı her adımın tek bir gerekçesi vardır: beka.

AB’nin kuruluş amacı bugünkünden çok farklıydı. Bugün gelinen noktada AB, çifte standartlarıyla dikkat çekiyor. Kendilerine gelince istedikleri kısıtlamaları yapar, istedikleri yasaları çıkarır, kendi çıkarlarını korumak için yoğun çaba harcarlar. Ancak Türkiye aynı adımları kendi güvenliği için attığında hemen “insan hakları”, “düşünce özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” gibi kavramlar gündeme getirilir ve Türkiye eleştirilir. Bu ikircikli tutumlar bizi her zaman rahatsız etmiştir ve gereksiz savunmalar yapmak zorunda bırakmıştır. Artık savunma yok; çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa onu yapmakla yükümlüyüz.

Bizi 60 yıldır AB kapısında bekletenler, İsveç’in NATO üyeliğini 6 ayda sonuçlandırmaya çalışıyor. AB şunu anlamalıdır: Türkiye’nin çıkarları İsveç’in NATO’ya girmesini gerektiriyorsa, taleplerimiz karşılandıktan sonra onay veririz. Aksi mümkün değildir. Bizi 60 yıl bekletenlerin, bugün başkalarını da bekletmesi gayet doğaldır. Karşılarında artık “Boğazın hasta adamı” değil, güçlü bir aktör vardır.

AB’nin dayatmalarını bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin mevzuatlarının çoğu AB kriterlerinin üzerindedir; gelişmişlik düzeyi de birçok AB ülkesinin üzerindedir. Buna rağmen sürekli yeni şartlar öne sürülmekte, kabul edilmesi mümkün olmayan talepler dayatılmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda artık bir hevesi kalmamıştır; çünkü aşırı naz, isteği tüketir. Çifte standartlar rahatsız edici olsa da, gerçekleri hatırlatmak bize düşüyor. Sıranı bekle İsveç.

WebmasteR.y

®y PHOTOGRAPHIE ©